Ahmed Naci: ‘Hayatı Kullanmak’

Translated from Arabic into Turkish by Mehmet Hakkı Suçin 

Ahmed Naci’nin “Hayatı Kullanmak” adlı romanı, Kahire’deki çarpık yapılaşmayla ilgili bir belgesel hazırlayan Basim aracılığıyla, gençler arasındaki çarpık ilişkileri ele alan antropolojik bir roman. Yeni kuşağın “hiçlik” kavramı etrafında şekillenen travmalarını, karamsarlıklarını “göstererek” anlatan deneysel bir roman. Yazar, “kamu ahlakını zedelediği” gerekçesiyle bu romanındaki bazı bölümlerden dolayı Mısır’da iki yıl hapse mahkûm edildi.

BEŞİNCİ BÖLÜM

useoflifeKahire’de güzel günler de yok değildi. Bütün bir yıla dağılmış olan büyülü günler de vardı. Bazıları uzun yaz mevsimindeydi ama çoğu kısa kış mevsimindeydi ve hepsinin ortak yanı tatil ya da işsizlik günleri olmalarıydı. Derler ki Kahire asla uyumaz ve her yer tıklım tıklımdır. Şehir, kendi ekseni etrafında döner. Şehir dallanıp budaklanır. Şehir dökülür ve tutuşur. Fabrikalarda, şirketlerde, lokantalarda, kahvehanelerde, camilerde, kiliselerde her yerde karıncalar. Alan, satan, çiş yapan, insanlar.  Bunca kalabalığa rağmen üretim çarkı sürekli döner. Eğer havadaki bir kartalsan manzara böyle görünür, fakat genç bir adam ya da küçük bir fareysen, üretim çarkı döner ama sen yerinde çakılıp kalırsın. İşe gidip çalışırsın, makul bir maaş bile alabilirsin. Ama asla bir sonuca vardığını hissedemezsin. Hissetsen bile bir baltaya sap olacak bir netice değildir. Çalış ya da çalışma, çark dönmeye devam eder ve akıntı seni ileriye doğru sürükler.

Hatırlıyorum, mesela, Yusuf Bezzi’deki partiden sonra ben, Mud ve bir grup arkadaş Mud’un Garden City’deki evine gitmiştik. Bütün geceyi, sabaha kadar değişik tekniklerle esrar çekerek geçirdik. Bir şişe votkayı dipleme yarışması yaptık. Müziğin tavana yapışık maymunlara döndüğünü gördüm. Sarışın bir Alman kız sol bacağıyla ritim tutuyor, kesik kesik ereksiyonlar şakıyordu. Filistin kökenli Amerikalı bir genç, zayıf Arapçasıyla ırkçılık hakkında bir şeyler anlatıyordu. Duman, sigara, esrar, sonra yine duman…

Kiko kan çanağına dönmüş gözleriyle bana bakıyor:

“Gözüme duman kaçtı, Bessam.”

“Korkacak bir şey yok bebeğim.”

Elime kâğıt bir mendil alıyorum, gözünün üstüne koyuyorum, sonra yavaşça üflüyorum. Alman kız, şaşkın şaşkın bakıyor. Mendili kaldırıyorum, Kiko’nun esmer teninin yumuşaklığı avcumun içine damlıyor. Dudaklarına hafif bir öpücük konduruyorum.

“Bir şey söyleyeceğim; ‘gözbebeği yalama’ fetişini biliyor musunuz?” dedi Alman kız İngilizce.

“Tam olarak ne demek istediğinizi anlamadım.”

Mud araya giriyor:

“Ha evet, bu konuda bir yazı okumuştum.”

“Mide bulandırıcı bu!” diyerek kollarını bedenime doladı Kiko.

Kahire’de yirmisindeki delikanlılar ne yapar? Gözbebeği mi yalarlar? Klitoris mi yoksa penis mi? Toprak mı yalarlar yoksa uyku hapı katılmış esrar mı çekerler? Bu fetiş haller ne zamana kadar çekici olmaya devam edecek? Hayatı zinde tutan şeyler mi bunlar?

Burada olanların çoğu üniversite yıllarında veya mezun olduktan sonra birçok uyuşturucuyu denemişlerdir. Ama işte hepimiz, hayatında burada toplanmaktan başka bir anlam olmayan dağınık adalarız. Birbirimizden mutluluk emerek hayatta kalmaya çalışıyoruz.

Muna Mey hoparlörlerin yanında duruyor. Gözleri olabildiğince kapalı. Sanki ruhu müzik maymunlarıyla birlikte tavanda dolaşıyor. Hoparlörlerden fışkıran ses dalgaları, sanki bedeninin hareket ettiriyor.

Bir süre sonra uyuşturucu sıkıcı olmaya ya da yetmemeye başladı. Aramızdan biri kendini iliklerine kadar uyuşturucuya teslim etse, birkaç ayda hayatı biter. Bilim de tecrübe de bunu söylüyor. Bu odaya terk edilen bizler, bu veya başka bir yolla hayatımızı bitiremeyecek kadar ödleğiz. Belki de hâlâ tutunabildiğimiz bir umut, bir aşk veya bir dostluk var.

Kahire sakinlerinden çok şey alıyor ama karşılığında, özgür bir iradeyle seçmekten ziyade kaderin cilvelerinden dolayı ömür boyu süren dostluklardan başka bir şey vermiyor. Hani bir söz var: “Kahire’ye giden dengini bulur”. Tek başınıza sigara içmenin bir anlamı yok. Kanserojen gıda maddelerini keyifle çiğnerken ağzının hareketlerini dikkatle izlediğiniz biri yoksa, yediğiniz yemeğin tadı olmaz.

Bu şehirde cinsel arzularınızı bastırma aşamasını geride bırakıp cinselliği dostluğun sadece birçok dallarından biri olarak görüyorsanız şansınız yaver gidiyor demektir. Aksi takdirde cinsellik ağzınızın suyunun devamlı aktığı bir şeye dönüşür. Kiko sırtımı okşuyor, bacaklarımın arasında bir kıpırdanma hissediyorum.

Şafak sökerken Mud odasına girdi. Herkes evine gitti. 6 October semtine geri dönmeye üşendiğim için koltuğun üzerinde uyumayı tercih ettim. Başımda hafif bir ağrıyla erkenden uyandım. Bir karınca ordusu kafatasım ile beyni arasında geziniyor. Ayak sesleri sinir hücrelerimi harekete geçiriyor. Banyoya girip Mud’un “mahmurluğa karşı” yurtdışında getirttiği haplarından birini içtim. Ilık suyla uzun bir banyo yaptım. Elbiselerimi giyinirken bir telefon görüşmesi yaptım. Zemalik’teki Maison Thomas Restaurant’ında kahvaltı yapmak üzere Kaşık Hanım’la randevulaştım.

Caddeler araba ve yayalardan temizlenmişti. Bugün tatil. Hicri Yılbaşı, Zafer Bayramı, Devrim Günü ya da Deniz Balığı Günü olabilir. Anlayacağınız şehir uyuşuk, insanlar şekerleme uykusundaydı. Böyle anlarda mekânı zor çıkarırım. Kasrul-Ayni’den Zemalik’e yirmi dakikadan daha az bir sürede ulaştığımda şehrin birden bana sevimli geldiğini, kurnazca bana tebessüm ettiğini hissederim. Şöyle diyor satır aralarında: “Her an, bir saat boyunca trafikte sıkışıp kalmakla başbaşa bırakabilirim seni. Işık enerjini emerken ve ömrün yavaş yavaş sızıp akarken kederlenip hayıflanmaktan başka bir şey gelmez elinden.” Açık damarlardan kan yağıyor banyoda.

Kaşık Hanım’la restaurantın kapısının önünde buluştum. Kısa kollu, biraz dekolteli uzun beyaz bir fistan giymiş. Yanaklarımı öptü:

“Mmm güzel kokuyorsun.”

“Mud’un parfümü.”

Sırf boynundan dolayı onu sevdim. Benden dokuz yaş büyük ama genç kalmayı başarmış. Düzenli olarak spor yapıyor. Güzel, neşeli, çalıştığı reklâm şirketinde başarılı bir kadın. Hıristiyandır kendisi, Protestan. Maalesef Mısır’ı seviyor. Bu nedenle de Kahire’de ikamet etmek isteyen aynı kategoriden biriyle irtibat kurma şansı zayıf. Eğitimini yurtdışında tamamladıktan sonra, hayatının büyük bir kısmını evlilik ve ebedi ilişkiden korkarak geçirmiş. Bazen çocuklarını özlüyor. Kendisinden yaşça büyük erkeklerle arkadaşlık yapmaya alıştı. Ama birden kimsenin kendisine ilgi göstermediğini fark etti. İlgi duyanlara karşı kendisi ilgisizdi. İlk defa kendisinden küçük biriyle arkadaşlık ediyordu. İlişkimizi arkadaşlarına utana sıkıla anlatıyordu.

Kaşık Hanım adını ona,  bir konserde kulağında kaşık şeklinde küpeler gören Muna Mey takmıştı. Şimdi de kulağında aynı küpeler vardı. Ekmeği bıçakla keserken, el hareketleriyle birlikte küpeler de sallanıyordu. Boğazım kuru olmasına rağmen uyandığımdan beri sigara içiyorum. Zemalik’te sabah esintisiyle birlikte farklı bir tadı var sigaranın. Menekşe ve portakal renginde mutluluk ve özlem dolu yumuşak bir tat.

En kaliteli ithal domuz eti dilimleri, bal, reçel, portakal suyunun yanında yumurtadan oluşan bir kahvaltı yaptık. Yeniden insana dönüşüyorum. Şairin dediği gibi “açken sen sen değilsin.” Onun tebessümüyle birlikte, Maison Thomas’ta beyaz bir yatağın altında uyanıyorum.

Zemalik sokaklarından onun evine doğru yürüdük. Ayak bileğinde gümüş bir halhal var. Ayak parmakları kırmızı ojeli. Bazen elele yürüyoruz bazen de belinden tutuyorum. Ağaç gölgeleri altında gülüşüyoruz. Farklı elçilikler önünde nöbet tutan askerlere gülümsüyoruz ama onların asık suratları değişmiyor.

Düşünüyorum… Onu seviyor muyum diye.

Elbette seviyorum. Sevmediğim bir kadına dokunamam. Aşk dediğin nedir? Kalpteki ferahlık, ruhtaki huzur ve midedeki sıcaklıktır. Kahire’deki her aşk gibi bu da yok olmaya mahkûm. Refakat için aşk!

Dairesinde esrar dumanladık. Bilgisayarda Madonna’nın eski bir şarkısını ararken dizini okşadım. Elbisesini dizlerinin üstüne kaldırıp yere indim. Dizlerinin arasına oturdum ve ayağını yukarı kaldırdım. Dilimlen ayak paşparmağına dokundurdum. Aralıklı hafif dokunuşlarla dizine ulaşana kadar dilimi bacaklarında dolaştırdım. Diz kapağındaki çıkıntıları öpünce güldü ve İngilizce “gıdıklanıyorum” dedi. Bunun üzerine dizini öptükten sonra dilimin yolculuğunu kasıklarında tamamladım. İnce çizgili külotuna kelebek hafifliğinde bir öpücük kondurdum. Sonra onu elimle bir tarafa ittim. Dilimi vajinasına daldırdım. O gece o kadar çok içmiştim ki susadığımı hissettim. Onu ilk kez sadece dilimle hazzın doruklarında dolaştırdım. Sonra yatak odasına girip sindire sindire seviştik. Arkasını döndü, parmaklarımı ağzına götürüp tükrüğüyle ıslattım, sonra vajinasına soktum. Kaydırdıkça kaydırdım. Vajinaya arkadan girdim. Kısa saçlarından tutup kendime doğru çektim. Sertçe gidip geldikten sonra birkaç saniye üzerine yığıldım. Yataktan kalktım. Prezervatifi çıkarıp çöpe attım. Ona tebessümle bakarken telefon çaldı:

“Alo, nerdesin moruk?”

“Mona… N’aber? Zemalik’teyim ben.”

“İyi, akşam birasına ne dersin?”

“Olabilir…”

“Semira’yla birlikte Mukattam’a gidiyoruz.”

“Yani arabanız var mı?”

“Var var.”

“O zaman neden beni Zemalik’ten almıyorsunuz?”

“Ne zaman?”

Zarif bir tebessümle yataktan kalktı. Şu anda sevişmiyorlardı ama yüzlerinde sevgiden, dostluktan ve iyi niyetten başka bir eser yoktu. İnsanlar dışarıda birbirlerini boğazlıyordu. Neden birbirlerine karşı daha zarif olmuyorlardı?

“Bir saat içinde mümkün mü?”

“Bir buçuk saat diyelim. Divan Kitabevi’nin önünde.”

“Anlaştık.”

“Hadi bye!”

“Görüşürüz.”

Hızlı bir duştan sonra onu öptüm. Ellerim belki de minnet dolu bir dokunuşla kalçalarına veda ediyordu. Islak saçlarımla sokağa çıktım. “Anlaştık… Hadi bye… Görüşürüz” kelimelerinin ritmiyle Divan Kitabevi’ne doğru yürüdüm. Kitabevinin havaalanlarında ve süpermarketlerde satılan, zihinlere ve kalplere yağ izi bırakan türden beş para etmez İngilizce kitaplar sergileyen vitrininin önünde bir sigara içtim. Yakında bu kitaplarla birlikte Kentucky tavuk dilimlerini de satarlar, diye geçirdim içimden. Muna’yı aradım fakat cevap vermedi. Kısa bir süre sonra Semire’nin arabasının penceresinde göründü. Kafası ve elleri pencerenin dışındaydı. Rüzgâr mı saçlarını savuruyordu yoksa radyodan yayılan volümü yüksek müzik mi? Her tarafta bayraklar. Araba durdu ve arka kapıdan bindim. Muna ve Semire’yle tokalaştık.

El-Mukattam’a gitmek için eski kentin çürüyen organları arasından geçmemiz gerekiyor. İşin garip yanı, Zamalik’ten Abdülhalik Servet Caddesi’ne sadece yedi dakikada ulaştık. Oysaki sıradan bir günde, bu cadde sonundaki Ezher Köprüsü’ne varmamız en az bir buçuk saatimizi alırdı. Fakat böylesi sıra dışı bir günde Kahire, sokaklarını kateden herkese hediyeler dağıtır görünüyor.

Sokaklardaki bu boşluk, tatil günlerindeki “ayak” azlığından kaynaklanıyor. Başta şehir merkezi olmak üzere caddeler yepyeni bir görünümde. Muna’nın üstünde ince uzun bir etek var. Eteğini yukarı çekerken öndeki iki koltuk arasından bacaklarını görüyorum. Sonra bir dergi sayfasını bacaklarının üstüne koyup esrarlı tütün sarıyor. Dizlerindeki ışıltı gözlerimi kamaştırıyor. Semira müziğin sesini açıyor Jimmy Hendrix’in gitarı ilk yumurtasını doğuran tavuk gibi acı çekiyor. Ezher Köprüsü üzerinde seyrederken camı açıyorum. Kimyon, biber ve baharat kokusunu burnuma çektiğimi düşlüyorum. Köprüden inip el-Huseyn semtine giriyoruz. Yanık kahve çekirdeği kokusu alıyorum. Kahve gurusu olmamama rağmen kalitesiz bir kahve olduğunu anlıyorum. Koku burnumun direklerini sızlatıyor. Mezarlarda, Ölüler Kenti’nin evleri arasında seyrediyoruz. Makine yağında kızartılmış ciğer kokusu bir yağmur bulutu gibi yayılıyor havada. Kahire’yi boğan koku tufanından yukarı çıkıp Mukattam Dağı’nın eteklerine varıyoruz. Virginia Bar’da oturup bira istiyoruz.

Sadece neşeli şeylerden konuşuyoruz. Son günlerde izlediğim filmlerden, dinlediğim müzikten, kentin şaklabanları olan taksicilerin garip hikâyelerden.

Güneş batmak üzere. Kahire, Google Earth’ten alınmış iki boyutlu bir görüntü gibi uzanıyor. Çanak anten yığınları, korkunç görünümlü evler, yüksek binalar arasında eski bir gölet.. Şehir altmışlı yıllarda Asvan Barajı’yla sünnet edilmeden önce Nil’den kalan küçük bir gölet. Arka planda Muhammed Muhyî, Hafni Ahmed Hasan’ın eski bir şarkısını seslendiriyor.

Hafif bir rüzgâr esiyor. Yeşil bira şişesinin dışı gittikçe çiyle kaplanıyor. Şişeyi tutunca eli ıslatan birkaç damla su. Bira ile onu içen arasında sulu bir aşk tokalaşması gerçekleşiyor.

Semira cep telefonuyla oyalanıyor. Muna birasını eline alıyor. Şişeleri tokuşturuyoruz. Tebessümü, bir tutam saçı havada uçuşuyor. Arka planda Kahire’de günbatımı . Bir an mutluluğu andıran bir şeyler hissediyorum.

Advertisements

One thought on “Ahmed Naci: ‘Hayatı Kullanmak’

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s